9 Haziran 2010 Çarşamba
TÜRKİYE, TÜRK İSLAM BİRLİĞİ'NİN DOĞAL LİDERİDİR
Türk İslam Birliği asla ırk üstünlüğüne dayalı bir birlik değildir. Irk üstünlüğü iddiası Kuran ahlakına aykırı olan bir tutumdur ve hiçbir samimi Müslümanın böyle bir iddiada bulunması mümkün değildir. Allah Kuran'da üstünlüğün ancak takva ile olduğunu bildirmiştir:
Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)
Peygamberimiz (sav) de; "Acemin Arap'a, Arap'ın Acem'e bir üstünlüğü yoktur" buyurarak Müslümanların bu konuda nasıl tavır alması gerektiğini bizlere göstermiştir.
Irk üstünlüğü iddiası ile yola çıkılması durumunda, Allah'ın böyle akıl ve vicdan dışı, Kuran'a ve sünnete uygun olmayan bir sisteme başarı vermeyeceği, bereket vermeyeceği açıktır. Dolayısıyla Türk İslam Birliği'nin kurulması talep edilirken de, Türk Milleti'nin üstün ahlakı, fedakarlığı, mazlumu sahiplenme duygusu, koruyuculuğu, hamiyeti İslamiyesinin güçlü olması, adaleti göz önünde bulundurulmakta, Türk Milleti'nin ahlak özelliğine dikkat çekilerek bu kutlu birliğin lideri olması gerektiği söylenmektedir.
Tüm bunların yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasını taşıyan Türkiye, Türk İslam coğrayfasıyla tarihsel bir bağa sahiptir. Osmanlı İmparatorluğu'ndan bu yana, bu geniş coğrafyada huzur ve dirlik kalmamıştır. Bu gerçek, Batılı ve Doğulu çok sayıda siyasetçi ve tarihçi tarafından da dile getirilmekte ve bölgenin Osmanlı'nın adaletini ve düzenini özlediği sık sık gündeme getirilmektedir. Türkiye bu düzeni rahatlıkla sağlayabilecek birikime ve güce sahiptir. Yetişmiş olgun kadrosu, itidalli tavrı, adil bir anlayışa sahip olması büyük bir avantajdır. Nitekim Türk İslam alemine bakıldığında böyle büyük bir sorumluluğa talip olan bir başka ülke de görülmemektedir. Türkiye'nin Türk İslam aleminin ağabeyliğinde olmasına itiraz eden bir ülke de yoktur. Kısaca Türk İslam alemi ittifakla Türkiye'nin öncülüğünü, ağabeyliğini, koruyuculuğunu kabul etmekte ve istemektedir.
İçinde bulunduğumuz dönem Türk İslam aleminin manevi bir lider önderliğinde birleşmeye, bir ve bütün olarak hareket etmeye en çok ihtiyaç duyduğu dönemdir. Dünyanın dört bir yanında Müslümanlar sıkıntı ve zorluk içindedir. Doğu Türkistanlı kardeşlerimiz yaklaşık 60 yıldır türlü işkencelere maruz kalıyorlar ve akıl almaz baskı altındadırlar. Filistin'de Müslümanlar yarım asrı aşkın süredir katledilmekte, kendi topraklarında sürgün hayatı yaşamaktadırlar. Irak'tan hemen her gün ölüm haberi gelmekte, Kerküklü kardeşlerimiz ölüm korkusuyla yaşamaktadır. Kırım'da Müslümanlar zorluklar altında varlıklarını devam ettirmeye çalışmakta, Afganistan'da neredeyse hergün Müslüman kanı dökülmekte, Pakistan'da binlerce Müslüman kendi ülkesinde mülteci konumuna yaşamaktadırlar. Yakın geçmişte Bosnalı Müslümanlar tüm dünyanın gözü önünde, Avrupa'nın ortasında, acımasızca soykırıma tabi tutulmuştur. Pek çok ülkede hapisaneler, düşüncelerinden ve inançlarından dolu tutuklanmış olan Müslümanlarla doludur. Bu acıların, bu katliamların, bu sıkıntıların, bu çilelerin hiçbiri yeni değildir. Müslümanlar, neredeyse yüzyıldır baskı altında acımasızca ezilmektedir. Bu fitnenin son bulması, akan kanın durması ise ancak Türk İslam Birliği'nin kurulmasıyla mümkündür. Filistin'i, Irak'ı, Afganistan'ı, Doğu Türkistan'ı, Kırım'ı, Kerkük'ü, Moro'yu kurtaracak tek çözüm ise Türk İslam Birliği'dir.
Türk İslam Birliği'ni tesis etmenin aciliyeti gözler önündeyken, kendilerince bu birliğin kurulmasını imkansız görenler, bu mübarek birliğin kurulması için gayret etmeyenler, bu yolda yapılan çalışmaları desteklemeyenler çok büyük bir vebal altına girdiklerini unutmamalıdırlar. Zulme rıza göstermenin de zulüm olduğu gerçeğini göz ardı etmemelidirler. Bu büyük coğrafyada akan her damla kandan, yıkılan her evden, şehit olan her masumdan, yaralanıp sakat kalan her mazlumdan, açlık ve yokluk içinde yaşayan her insandan, Türk İslam Birliği için gayret etmeyen her Müslüman en az bu zulmü yapanlar kadar sorumludur.
Türk İslam Birliği'nin kurulması Allah'ın Kuran'da gösterdiği, Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde detaylarıyla anlattığı çözümdür. Birlik olmak Kuran'a göre farz, dağılıp ayrılmak ise haramdır. Temennimiz, Allah'ın "Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, dağılıp ayrılmayın" hükmü gereği biran önce birleşip Türk İslam Birliği'nin tesis edilmesi, bu vesileyle çekilen acıların son bulması, tüm dünyanın huzura ve güvenliğe kavuşmasıdır.
4 Şubat 2010 Perşembe
TÜM ZAMANLARIN HASTALIĞI
Din ahlakını yaşamayan insanların, Yüce Allah'ı tam tanımadıkları, O'na dost olmadıkları ve Rabbimiz’e dayanıp güvenmedikleri için kaybetme korkuları çok güçlüdür. Bu korku, Yüce Allah'a tevekkül etmeyerek, her şeyi kendi güçlerinin ve kontrollerinin altında zannetmelerinden kaynaklanır. Oysaki bu bir filmi izleyen insanın sanki filmin sonunu değiştirebilecekmiş gibi heyecana ve paniğe kapılmasına benzer. Böyle bir korku nasıl son derece yersiz ve faydasız ise, kendisi daha doğmadan Allah tarafından belirlenmiş olan kaderini yaşayan bir insanın da endişe ve korkuya kapılması, o kadar yersiz ve faydasızdır.
Kaybetme Korkusu Neden Yaşanır?
Kuran ahlakından uzak yaşayan insanları kaybetme korkusuna yönelten en büyük neden ahiret inancına sahip olmamaları ve ölümden sonra yaşam olduğu gerçeğini kavrayamamalarıdır. Bu nedenle öldüklerinde toprağın içinde çürüyüp yok olacaklarını zanneder ve ölümle birlikte sahip oldukları her şeyden mahrum kalacaklarının endişesini taşırlar. Dolayısıyla da sürekli tedirgin ve mutsuz bir yaşam sürmelerine neden olan birbirinden farklı birçok korkuları vardır.
Dünyayı Kaybetme Korkusu
Kuran ahlakından uzak yaşayan insanların dünyayı kaybetme korkusu o kadar şiddetlidir ki, bunun için birtakım batıl inançlar geliştirmişlerdir. Bu batıl inançların başında öldükten sonra soyadını devam ettirme isteği vardır. Kimi zaman erkek çocuk sahibi olmayı istemelerinin ve maddi durumu iyi olan kişilerin anıtlar, binalar, okullar yaptırmalarının altında yatan neden de gerçekte dünyayı kaybetme ve adının unutulması korkusudur. Dünyayı kaybetmeyi hatırlattığı için ölüm konusunun konuşulması da bu insanların hoşuna gitmez. Hatta mezarlıkların önünden geçmemeleri, mezarlık yakınında ev almamaları da hep ölümü hatırlamamak için alınan tedbirlerdir. Ancak ölüm, her nerede olurlarsa olsunlar elbette bir gün bu insanları da bulup yakalayacaktır. Bu kaçınılmaz gerçek, Kuran'da şu şekilde haber verilir:
"Her nerede olursanız, ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile..." (Nisa Suresi, 78)
Ölümün kaçınılmaz bir gerçek olduğunu kabul etmek zorunda kalan bu insanların bilinç altlarına, ölümle birlikte dünyayı kaybedecekleri korkusu çok kuvvetli bir biçimde yerleşmiştir. İşte bu korkuyu bastırmak için birçoğu reenkarnasyon adı verilen batıl bir inanca sıkı sıkıya sarılırlar. Sözde defalarca dünyaya geri geleceklerine inanmalarına neden olan bu batıl inanç, Kuran’da bildirilen hükümlere tamamen karşıt bir aldatmacadır. Kuşkusuz insan Yüce Allah’ın dilemesi ile tekrar dirilecektir. Fakat insanların yeniden dirilecekleri yer dünya değil, ahiret olacaktır. Sonsuz mutluluk ve sonsuz azapla devam edecek olan bu yeni hayat, insanın bu dünyada yaptığı ameller sonucunda belirlenecektir.
Müminlerinse asıl bekledikleri ve kavuşmak istedikleri yer, cennettir. Bu nedenle bütün ömürlerini gerçek hayatlarını yaşayacakları cennetin özlemiyle ve Allah Katında hesap vereceklerinin bilinciyle geçirirler. Ölümün bir son olmadığının da farkındadırlar. Dolayısıyla müminlerin, ölümden ya da dünyayı kaybetmekten yana bir korkuları yoktur. Onlar yalnızca Yüce Allah’ı razı edememiş olup, ahireti kaybetme ihtimalinden dolayı, kendilerini daima hayra yönelten korku ile umut arasında bir duygu yaşarlar. Nitekim Yüce Allah bir Kuran ayetinde müminlerin korku ve umut arasında, olduklarını, kendilerini cehennemden sakındırıp, cennete kavuşturması için Yüce Allah’a dua ettiklerini bildirmiştir:
“Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” (Secde Suresi, 16)
Sahip Olduklarını Kaybetme Korkusu
Bazı insanları kaybetme korkusuna yönelten nedenlerden bir diğeri de sahip olduklarını yitirme endişesidir. Bu kişiler Allah'ın rızasını kazanmayı amaçlamadıkları için, Yüce Allah'ın kendilerine verdiği imkanları, boş ve yararsız şeyler uğrunda harcarlar. Dünya malına olan düşkünlükleri nedeniyle, sürekli olarak kaybetme korkusu yaşarlar. Hiç beklemedikleri bir anda, hiç tahmin etmedikleri bir olay nedeniyle zarara uğrayabileceklerini ve ellerindekini kaybedebileceklerini bilmek onları büyük bir huzursuzluğun içine sürükler. Dolayısıyla ne kadar güzel işler yaparlarsa yapsınlar ya da ne kadar çok menfaat elde ederlerse etsinler, içlerindeki bu kaybetme korkusu onları sürekli mutsuz ve sıkıntılı kılar. Oysa hayatlarından bu kadar memnuniyetsiz olmaları din ahlakından uzak bir yaşam sürmelerinden kaynaklanmaktadır. Sonsuz kudret sahibi Allah'ın gücünü ve dünya hayatındaki her olayı denenmeleri için yarattığını düşünmedikleri için kalpleri daimi bir azap içerisindedir.
Aslında burada verilen birkaç örnek, iman etmeyen insanların bakış açılarının ne kadar dar ve sadece dünya ile sınırlı olduğunu ortaya koyar. Çünkü dünyada kazanılan herhangi bir şey yitirildiği için üzüntü veya korku duymaya gerek yoktur. Yüce Allah dünyada verdiği sınırlı nimetlerin benzerini ve daha da fazlasını cennette kat kat artırarak mümin kullarına verecektir. İman ettikleri takdirde;
"Sevdikleri yanlarında olacak." (Rad Suresi, 23),
"Karşılıksız, çalışmadan ve yorulmadan en temiz yiyecekleri yiyecekler." (Mürselat Suresi, 43),
"Büyük bir mülk ve nimete (İnsan Suresi, 20), sevgi dolu, hep yaşıt eşlere" (Vakıa Suresi, 37),
"ebedi kılınmış gençliğe" (İnsan Suresi, 19), "güzel ve temiz giysilere" (Fatır Suresi, 33) sahip olacaklar,
Hüzün, kin, sıkıntı, bıkkınlık gibi insanı manevi anlamda yıpratan özelliklerden arınmış olacaklardır.
"… Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı herşey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız." (Zuhruf Suresi, 71) ayetiyle haber verildiği gibi bu elbette tüm salih müminler için çok büyük bir müjde ve sevinç vesilesidir.
Kaybetme Korkusunun Verdiği Ebedi Zarar
İman etmeyen insanlar hastalandıklarında hayatlarını, yaşlandıklarında gençlik ve güzelliklerini, ölümle birlikte sevdiklerini, sahip oldukları mallarını, insanlar içerisindeki saygınlıklarını ve bunlar gibi değer verdikleri maddi-manevi birçok şeyi kaybedeceklerini düşünürler. Oysa burada sayılanların hepsi dünya hayatı ile sınırlıdır ve elbette bir gün ölümle kaybedilir. Bu insanlar çabucak geçmekte olan dünya hayatında kaybedeceklerini düşünürken ve tutkuyla dünyaya bağlanırken asıl olarak ahireti kaybederler. Bu nedenle insan, dünyada yalnızca Allah’ın rızasını ve ahireti kaybetmekte korkusunu yaşamalıdır. Nitekim Yüce Allah sürekli olarak elde ettiklerini kaybetme korkusu içinde yaşayan insanların hem ahireti hem de dünyayı kaybettiğini bir Kuran ayetinde oldukça hikmetli bir biçimde şöyle haber verir:
"İnsanlardan kimi, Allah'a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır." (Hac Suresi, 11)
Burada sayılanların her biri Kuran ahlakını yaşamayan insanların hissettiği korkulardır. Din ahlakından uzak yaşandığı sürece bu endişelerin duyulması kaçınılmazdır. Müminler içinse durum daha farklıdır, onlar bu tür korkuların hiçbirini yaşamazlar. Her şeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu bilir, Yüce Allah'ın yarattığı kadere teslim olurlar. Ayette onların bu üstün ahlakı şöyle bildirilir:
"De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)
Asıl Büyük Kayıp Düşünmekten Kaçmaktır
Yüce Allah, Kuran'da pek çok ayette derin düşünmenin bir mümin özelliği olduğunu bildirmiştir. Ayrıca Rabbimiz, ayetlerinde örnekler vererek "öğüt alıp düşünmez misiniz?" diye buyurur. Her insan gün içinde, öğüt alıp düşünebileceği, göklerin ve yerin nuru olan Allah'ın sanatını görebileceği, yaratılışın delillerini kavrayabileceği, Allah'ın büyüklüğünü anlayarak, şanını yüceltebileceği çok fazla fırsatla karşılaşır. Düşünmeyen insan ise önüne çıkan bu fırsatları günlük yaşamın akışı içinde gelişen sıradan olaylar olarak değerlendirir ve bunların önemini kavrayamaz. Oysa Allah bir ayette insanlara düşünmeleri için imtihan gereği yaratılan sıkıntıları şöyle haber vermiştir:
"Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar." (Tevbe Suresi, 126)
Kendisine yapılan bu yöndeki hatırlatmaları görmezlikten gelmek ise sadece kişinin kendisine zarar verir. Üstelik bu, kişinin düşünmemekten dolayı uğradığı sayısız kayıptan yalnızca bir tanesidir.
Düşünmeyen ve gelecek hakkında endişe duyan bir insan, etrafındaki güzelliklerin de farkına varamaz. Allah'ın yarattığı inceliklerden zevk alamaz. Her şeyin Yaratıcısı olan Allah'ın varlığının delillerini, O'nun yüceliğini kavrayamaz. İşte bu da insan için çok büyük bir nimet kaybıdır. Çünkü dünyadaki tüm güzellikleri yaratanın Allah olduğunu fark edemeyen bir insanın ahirete yönelik bir beklentisi de olmaz. Dünyadaki her şeyin ölümle son bulacağını zannettiği için, yegane amacı olan bu geçici güzelliklerden bile gerçek anlamda zevk alması mümkün değildir.
Kaybetme Korkusu Nasıl Engellenir?
Kuran ahlakını yaşamayan insanlar, dünyaya duydukları kuvvetli tutku nedeniyle, endişe, mutsuzluk, gerginlik ve kaybetme korkusu yaşarlar. Oysa bu onların çok önemli bir gerçekten habersiz yaşamalarının sonucunda kendi kendilerine yaşattıkları bir zulümdür. Yüce Allah bir ayetinde, “Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar.” (Yunus Suresi, 44) buyurmaktadır. Allah'a iman etmeyen veya zayıf bir imana sahip olduğu için Allah'ın bildirdiği gerçekleri görmezden gelerek yaşamayı tercih eden insanların dünyada aldıkları karşılık, hep böyle endişe, üzüntü ve kuruntu içinde yaşamak, birçok korkuya ve zayıflığa sahip olmaktır.
Gerçeği bilen müminler içinse, dünya hayatında korku, endişe veya mutsuzluk nedeni olabilecek hiçbir şey yoktur. Çünkü iman edenler, her olayı Yüce Allah'ın kaderde yarattığını, her şeyin O’nun Katındaki bir kitapta bulunduğunu ve kendilerinin de diğer tüm insanlar gibi kaderlerinde yazılanları yaşadıklarını bilirler. Yüce Allah'ın yarattığı olayların kendileri için her zaman güzellikle sonuçlanacağını, O’nun salih kullarının kaderini en hikmetli ve kendileri için en hayırlı şekilde yarattığını asla unutmazlar. Bu da onların herhangi bir konuda kaybetme korkusu yaşamalarını engeller. Rabbimiz Kuran'da her türlü korkudan arınıp Kendisi'ne tevekkül eden mümin kullarını şöyle müjdeler:
"Haberiniz olsun; Allah'ın velileri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır. Onlar iman edenler ve (Allah'tan) sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah'ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur." (Yunus Suresi, 62–64)
Bediüzzaman Said Nursi Tevekkülsüzlüğe Karşı Uyarmıştır
Bediüzzaman Said Nursi, bir sözünde insanın tevekkül etmediği takdirde, kendi kendini nasıl bir korku içine sokacağını şöyle ifade eder: "İnsan zaîftir, belaları çok. Fâkirdir, ihtiyacı pek ziyâde. Acizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâl'e dayanıp tevekkül etmezse ve îtimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azâb içinde kalır. Semeresiz (sonuçsuz, verimsiz) meşakkatler (zorluklar), elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder." (Sözler, s. 29)
Tevekkül Müminlere Özgü Bir Özelliktir
Müminler, şer gibi görünen olayların aslında kendileri için büyük bir hayır olduğuna iman eder ve Allah'a tevekkül ederler. Bu, sadece müminlere has bir özelliktir. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde bu konuyu şöyle ifade etmiştir: "Mü'min kişinin durumu ne kadar şaşırtıcıdır. Zira her işi onun için bir hayırdır. Bu durum, sadece mü'mine hastır, başkasına değil: Ona memnun olacağı bir şey gelse şükreder, bu ise hayırdır; bir zarar gelse sabreder bu da hayırdır." (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, 2.cilt, s. 208)
25 Ocak 2010 Pazartesi
ALLAH HER YERDEDİR
Çünkü Allah, sadece göklerde değil her yerdedir. Allah, tek mutlak varlık olarak, tüm kainatı, tüm insanları, yerleri, gökleri, her yeri sarıp kuşatmıştır ve Allah tüm evrende tecelli etmektedir. Hadislerde rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz (sav), Allah'ın gökte olduğunu söyleyen bir şahsa doğru söylediğini bildirmiştir. Ancak bu rivayet, Allah'ın heryerde olduğu gerçeğiyle hiçbir şekilde çelişmemektedir. Zira, dünyanın sizin bulunduğunuz noktasındaki bir kişi ellerini göğe kaldırarak Allah'a dua etse ve Allah'ın gökte olduğunu düşünse, Güney Kutbu'nda bir başka insan da aynı şekilde Allah'a yönelse, Kuzey Kutbu'nda bir insan ellerini göğe kaldırsa, Japonya'daki bir insan, Amerika'daki bir insan, Ekvator'daki bir insan da aynı şekilde ellerini göğe kaldırarak Allah'a yönelse, bu durumda herhangi bir sabit yönden söz etmek mümkün değildir. Aynı şekilde evrenin ve uzayın farklı noktalarındaki cinler, melekler, şeytanlar da göğe doğru dua etse herhangi bir sabit gökten veya yönden söz etmek mümkün olmayacak, tüm evreni kaplayan bir durum olacaktır.
Şunu da unutmamak gerekir ki, Allah zamandan ve mekandan münezzehtir. Allah'ın Zatı başkadır. Allah'ın tecellileri ise her yerdedir. Bir kişi bir odaya girse burada Allah yok derse, Allah'ı inkar etmiş olur. Allah'ın tecellileri o oda da dahil her yerdedir. Siz her nereye dönerseniz, Allah'ın tecellisi oradadır. Allah'ın her yeri sarıp kuşattığı, bize şah damarımızdan yakın olduğu, her nereye dönersek Allah'ın yüzünü göreceğimiz birçok Kuran ayeti ile bildirilmiştir. Örneğin Allah, Bakara Suresi'nin 255. ayetinde "... O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır...." diye bildirmektedir. Hud Suresinin 92. ayetinde ise, "... Şüphesiz benim Rabbim, yapmakta olduklarınızı sarıp-kuşatandır." denilerek, Allah'ın insanları da yaptıklarını da kuşattığı bildirilmektedir.
Kuran'da da bildirilen gerçek açıktır: Allah sadece göklerde değildir. Allah, her yeri sarıp kuşatandır. Bu bilgi bize Kuran aracılığı ile verilmektedir. Maddenin ardındaki sır ile ilgili gerçeğin anlatılması ise, bu ayetlerin insanlar tarafından daha iyi anlaşılmasına ve kavranmasına vesile olacaktır. Maddenin mutlak varlık olmadığını anlayan insanlar Allah'ın her an her yerde olduğunu, her an kendilerini gördüğünü ve işittiğini, herşeye şahit olduğunu ve kendilerine şah damarlarından daha yakın olduğunu, her dua edenin duasını işittiğini bütün açıklığı ile anlayacaklardır.
http://us2.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/20286/ALLAH_HER_YERDEDIR
23 Temmuz 2008 Çarşamba
ALLAH'A (cc) DERİN BİR SAYGI İLE BAĞLANMAK
Allah (cc)’a böyle güçlü bir iman ile iman eden kimseler, hangi şart altında olurlarsa olsunlar, konu Allah (cc)'ın emir ve yasakları olduğunda, Kuran ayetlerinin gereklerini yerine getirmede hiçbir şekilde taviz vermezler. Çünkü kişinin kalbindeki bu saygı dolu korku ve derin bağlılık, Allah (cc)'ın beğenmeyeceği bir tavrın gösterilmesini kesin olarak engeller. Aynı şekilde Allah (cc)'ın razı olacağını bildirdiği ahlakı eksiksiz olarak yaşama konusunda da büyük bir şevk ve azim ile hareket edilmesini sağlar. Kuran'da salih müminlerin Allah (cc)'a karşı olan saygı dolu korkuları şöyle ifade edilmiştir:
"... Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar." (Rad Suresi, 21)
"De ki: "İster ona inanın, ister inanmayın: O, daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğu zaman, çenelerinin üstüne kapanarak secde ederler." Ve derler ki: "Rabbimiz yücedir, Rabbimizin va'di gerçekten gerçekleşmiş bulunuyor. Çeneleri üstüne kapanıp ağlıyorlar ve (Kur'an) onların huşu (saygı dolu korku)larını arttırıyor." (İsra Suresi, 107-109)
Kuran'da bildirilen "... Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak Bize dua ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi." (Enbiya Suresi, 90) ayetiyle de Hz. Zekeriya ve eşinin Yüce Allah (cc)'a karşı olan saygı dolu bağlılıkları tüm müminlere örnek gösterilmiştir.
Müminlerin yaşadıkları teslimiyetin kaynağı da yine, Allah (cc)’a karşı olan bu saygı dolu korkuları ve bağlılıklarıdır. Rabbimiz'e karşı şartlar her ne olursa olsun değişmeyen bir teslimiyetle teslim olmuşlardır.
Belirli şartlar söz konusu olduğunda Allah (cc)'tan razı olan, şükredici ve boyun eğici bir tavır gösteren, ancak bu şartlar değiştiğinde hemen isyankar, itaatsiz bir ahlaka bürünen insanların Allah (cc)’a karşı samimi bir bağlılık ve teslimiyetten söz etmeleri mümkün değildir. Allah (cc) Katında makbul olan insanın iyi ya da kötü, lehte ya da aleyhte görünen her türlü olayda Allah (cc)’a boyun eğen, tevekküllü bir tavır göstermesidir. Kuran’da bildirildiği üzere zorluklar ve sıkıntılar insanlar için bir denemedir. Bunlar, insanlardan hangilerinin Allah (cc)'a olan bağlılıklarında ve teslimiyetlerinde kararlılık göstereceklerinin denenmesi için özel bir imtihan olarak yaratılmaktadır.
"Rabbi ona: "Teslim ol" dediğinde (O:) "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti." (Bakara Suresi, 131)
Bir başka ayette ise Allah (cc), en güzel dinin kendini Allah (cc)'a teslim edip, Allah (cc)'a bir olarak iman eden kimselerin dini olduğunu belirterek, kayıtsız şartsız bir bağlılık ve teslimiyetin önemini şöyle hatırlatmıştır:
"İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel din'li kimdir? Allah, İbrahim'i dost edinmiştir." (Nisa Suresi, 125)
www.HarunYahya.net
30 Aralık 2007 Pazar
İNSANLARA TAPINMA DİNİNİN KURALLARI
İnsanlara tapınma dininin temel kuralları, "desinler" ve "demesinler" mantıkları üzerine kuruludur. Bu kuralların kökeninde de, insanların rızasını gözetme, karşı tarafın kendisinden istediği gibi bir hayat ve kişilik yaşamaya zorunlu hissetme yanılgısı vardır. Diğer bir deyişle bu mantığı hayatına geçiren bir insan artık kendi hür vicdanını ve aklını kullanamaz. Çünkü insanların övgüsü, ilgisi, sevgisi, yakınlık ve dostluğu için sürekli olarak kalıp değiştirmek zorunda kalır. "İnsanlar benim için şöyle desin", "kimse benim hakkımda şöyle düşünmesin" gibi düşünceler aklını kullanmasını engeller ve çevresindeki her insanı tek tek razı etmeye çalışmak gibi başarılması imkansız bir çaba içine girmesine neden olur. Kendi vicdanına başvurduğunda çok doğru olduğunu gördüğü, hatta doğruluğundan en ufak bir şüphe duymadığı konularda dahi, doğru olan yerine toplumun talebine göre yaşamak zorunda kalır. Oysa Kuran'da Allah'ın hoşnutluğu üzerine kurulmayan bir yaşamın, sahibini mutlaka cehenneme sürükleyeceği şöyle bildirilmektedir:
Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez." (Tevbe Suresi, 109)
Ayette bildirilen apaçık gerçeğe rağmen bugün toplum içinde Allah'ın rızasını kazanmanın önemi neredeyse tümüyle unutulmuştur. İnsanlar kendilerini Allah yerine insanlara karşı sorumlu ve bağımlı hale getirmişlerdir. Bunun kökeninde yatan sebeplerden biri ise, insanların sonu gelmeyen övünme ve gösterişarzusudur.
İnsanların Övünme Ve Gösteriş Yapma Tutkusu
İnsanın nefsi övgü almak ve diğer insanlara gösterişyapmak ister. Allah'ın yarattığı bir kul olduğunun ve O'nun verdikleri ile hayatta kaldığının bilincinde olmayan insanlar, başkalarından gelecek övgü dolu yorumları, elindekilerle karşılarındakilere gösterişyapıp nefsani bir üstünlük elde etmeyi fazlasıyla önemserler. Bunlara kendi güçleriyle sahip olduklarını ve diledikleri kadar ellerinde tutabileceklerine inanırlar. Kuran'da bu hatalı ruh hali ile ilgili bağ sahibi bir kimse örnek olarak verilmektedir:
(İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: "Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm. Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına girdi (ve): "Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum" dedi. Kıyamet-saati'nin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım." (Kehf Suresi, 34-36)
Ayetlerden anlaşılacağı gibi bu kişi elindeki bağın gerçek sahibinin kendisi olduğunu düşünerek kendince gösterişyapmaktadır. Bu toprakların sonsuza kadar kendi elinde kalacağını zannetmektedir. Oysa bu durumun hükmünü verecek olan Allah'tır. Allah o bağın ve o kişinin kaderinde ne belirlemişse o olacaktır. Allah'tan başka hiçbir varlığın, olacak olanları değiştirmesi mümkün değildir. Fakat imansız bağ sahibi kişi bu gerçekten gafil olduğundan, cahiliye telkinleriyle düşünmekte ve elindekilerle övünmektedir. Kader gerçeğini hiç düşünmeden gerek bağıyla gerekse kendi geleceği ile ilgili ileriye dönük tahminlerde bulunmaktadır. Bunları yaparken de amacı muhtemelen insanları zenginliğiyle cezbetmek ve onların övgülerini toplamak olabilir. Tüm bunları, Allah'ın rızasını kazanmaktan daha üstün tutması dolayısıyla, Allah bu kişinin bağını büyük bir afetle yerle bir etmiş, kendisine övüneceği, gösterişyapacağı bir mülk bırakmamıştır. Bağ sahibi başına gelen olaylar sonucunda içinde bulunduğu gaflet uykusundan uyanmışve suçunun Allah'tan başka ilahlar edinmek olduğunu anlamıştır. Kuran'da bu durum şöyle anlatılmaktadır.
(Derken) Onun ürünleri (afetlerle) kuşatılıverdi. Artık o, uğrunda harcadıklarına karşı avuçlarını (esefle) oğuşturuyordu. O (bağın) çardakları yıkılmışdurumdaydı, kendisi de şöyle diyordu: "Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım." (Kehf Suresi, 42)
Kuran'da bildirilen bu örnekten de anlaşıldığı gibi övgü ve gösterişe dayalı bir hayat, iman etmemişbir insan için nefsani bir tutkudur. Bu insanlar dünyanın varoluşamacının, insanların birbirleri arasında övünmeleri, gösterişyapmaları, malca zenginleşmeleri gibi değerler olduğunu zannettiklerinden bunları elde ettiklerinde karda olduklarını zannederler. Allah başka ayetlerinde bu çarpık mantığı taşıyan insanları şöyle haber vermektedir:
(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi 'tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi.' "Öyle ki (bu,) mezarı ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü." (Tekasür Suresi, 1-2)
Oysa gerçekler çoğunluk olmayı bir meziyet olarak gören bu insanların zannettikleri gibi değildir. Allah dünyayı insanların birbirlerine karşı nefsani konularda üstünlük kazanmaları için değil, Kendisine kullukta hangisinin iyi işler yapacağını denemek için yaratmıştır. Mülk Suresi'nde şöyle buyrulur:
O, amel (davranışve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı... (Mülk Suresi, 2)
Bu nedenle asıl zevk alınacak, mutlu olunup neşelenilecek olaylar, Allah'ın beğenisini kazanmak amacıyla yapılan işlerdir. Çünkü insan esas olarak imanın getirdiği neşeyle tatmin olabilir. Diğeri çok kısa süren ve ahirette insanı zarara sokacak bir tatmin hissidir.
Fakat bazı insanlar, hak dini yaşamak yerine, Allah'tan başka varlıkları ilahlaştıran insanlara tapınma dini içinde yaşamayı tercih ederler. Bu nedenle yaptıkları tüm işler bu temeller üzerine oturtulur. İnsanlar artık hayatın her anında başka kişilere gösterişyapmak, kendilerine verilenlerle onlara karşı nispet yapmak gibi davranışlarda bulunurlar. Oysa gösterişyapmak maddi ve manevi olarak insanı büyük bir külfet altına sokar. Bedenini ve zihnini yorar. Bunun yanında insanı fıtratından saptırarak, sert, katı, hırslı, kinli, samimiyetsiz ve sahtekar bir ruh haline yöneltir. Hatta bu durum öyle bir hale gelir ki, insan en samimi duygularla yerine getirmesi gereken ibadetlerini bile, başkaları onun hakkında itikatli, inançlı, Müslüman desinler diye yapmaya başlayabilir. Kuran'da Allah, bu batıl dini yaşayan insanların namazlarını başka insanlara gösterişolsun diye kıldıklarını şöyle haber vermiştir:
İşte (şu) namaz kılanların vay haline, ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar, onlar gösterişyapmaktadırlar, (Maun Suresi, 4-6)
Bu insanlar aynı namaz gibi, Kuran'da yer alan ve "ihtiyaç içinde olanlara kendi ihtiyaçlarından arta kalanı verme" mantığı üzerine kurulu olan infak ibadetini de gösteriş, övünme gibi Allah'ın rızası dışındaki amaçlar için kullanırlar. Kuran'da malını gösterişiçin infak edenlerin durumu şöyle tasvir edilir:
Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösterişolsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kafirler topluluğuna hidayet vermez." (Bakara Suresi, 264)
Ayetlerde belirtildiği gibi, insanın Allah inancına diğer insanların rızasını katması, o kişinin ihlasını zedeler. Kişiyi Allah'a karşı samimiyetsiz bir insan yapar. İnsanların kendisi için ne diyeceğine önem vererek, inancını gösteriş, övünme gibi nefsani duygularla kirletmesi onun kalbini katılaştırır. Dünyadaki çıkarları, menfaatleri için yaşayan bir insan haline gelmesine neden olur. Kişiyi Allah korkusunu yitirmiş, O'nun vereceği azaptan gafil bir insana dönüştürür. Bunun ardından da Allah rızası için göstermesi gereken birçok güzel ahlak özelliğini, bir ticaret konusu gibi, kendisine dünyevi çıkarlar sağlaması ve birtakım fırsatları önünü çıkarması için kullanmaya başlar. İnsanlara tapınma dininde her insan bu kurallara ayarlı bir hayat sürer. İlerleyen satırlarda bu bozuk mantıklar günlük hayattan örnekleriyle anlatılacaktır.
"DESİNLER" KURALI
Cahiliye toplumunda insanlar kendilerini sürekli olarak, "insanların diyecekleri, dedikleri, demeleri gerekenler" mantıklarına bağımlı olarak yaşamak zorunda hissederler. Bunun sonucunda Allah'ı düşünmekten, güzel ahlaka yönelik eylemlerde bulunmaktan uzaklaşırlar. Düşünceleri, din ahlakından ve dinin getireceği huzurdan uzaktır. Büyük bir karmaşa ve çekişmenin bulunduğu doğruların yanlışların birbirine karıştığı bir kaos ortamının içine düşerler.
Bu çarpık mantığa göre hakimiyet ve kural koyma yetkisi sadece insanların elindedir. Allah'ın emir ve yasakları insanların hayatından tek tek çıkarılmıştır. Bu nedenle hak dinin kurallarını hayatına sokan, Allah'ın rızasından başka hiçbir gücün kanaatine önem vermeyen bir kişi, hemen dikkat çeker ve cahiliye insanlarının olumsuz tavırları ile karşılık görür. Ancak elbette ihlas sahibi bir insan bu olumsuz tavırlara hiç önem vermez, çünkü tek amacı dünyada Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaktır.
Ancak insanlara tapınma dininin "insanlar ne der, ne konuşur, ne düşünür" gibi kıstasları, iman olarak zayıf olan bazı insanları da etkisi altına alabilir. Bu ise, Kuran ahlakını tam yaşayamamalarına, anlayışve tavır olarak gerçek Müslümanlardan çok, bu batıl dinin mensuplarına benzemelerine neden olur. Bu kişiler "hayatın gerçekleri" aldatmacasının yoğun etkisi altında, yaşamları boyunca dinin tam içine girmeden sapkın bir anlayışiçinde yaşarlar. Kuran'da imana karşı kalplerinde hastalık bulunan bu insanların durumu şöyle açıklanmaktadır:
Arada bocalayıp dururlar. Ne onlarla, ne bunlarla. Allah kimi saptırırsa, artık sen ona yol bulamazsın." (Nisa Suresi, 143)
Bulaşıcı bir hastalık gibi insanları etkisi altına alan bu batıl din, zayıf bir irade ve kişiliğe sahip bu insanları, Allah'ı anmaktan, O'nun rızasını gözetmekten uzaklaşmış insan kitleleri haline getirir. Ancak içinde bulundukları bu hatalı anlayış, çoğunluğun etkisiyle kendilerine o kadar makul görünür ki, bunun içinden çıkmak için bir çaba harcama ihtiyacı dahi hissetmezler.
Bu nedenle gerek kendi mensuplarını gerekse de imanı zayıf olan bazı kişileri etkisi altına alan bu batıl dinin temel mantıklarını örneklerle anlatmakta yarar vardır. Böylece insanlar içinde bulundukları çarpık ruh halini teşhis edebilecek ve samimi olanlar bu batıl dinden Allah'ın izniyle kurtulabileceklerdir. İlerleyen sayfalarda, insanlara tapınma dini içindeki "desinler" mantığının ortaya çıkardığı kalıplardan bazılarını örneklendireceğiz.
www.HarunYahya.tv
